"Sen tatlı yeme sakın"

'Sen tatlı yeme sakın' başlıklı yazı normal, herkesin bildiği bir gerçeği farklı bir sonuca bağlayarak sona eriyor.

- Bu haber 26 kez okundu.

"Sen tatlı yeme sakın"

Yeni Şafak Gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan'ın 'Sen tatlı yeme sakın' başlıklı yazısı normal, herkesin bildiği bir gerçeği farklı bir sonuca bağlayarak sona eriyor. 

İşte Kılıçarslan'ın o yazısı; 

Ayşe'nin babasının 'manda kasa beyaz Mersedes'i okulun kapısından güçlükle geçip salına tıslaya fakülte binasının önünde durduğunda canım sıkıldı. Canım sıkıldı, çünkü Vakko eşarbından, Togo çantasından, Beymen pardösüsünden zaten işkillendiğim Ayşe meselesinde şüpheye hiç mahal kalmadı. Basbayağı zengin yerin zengin kızıydı Ayşe. Dönüp de bizim baldırı çıplak Sami'ye bakar mıydı? 

'Baldırı çıplak' demem lafın gelişi değil, 'öyküye sınıf çatışması üzerinden dramatik bir çatı kurayım' uyanıklığı hiç değil. Sami'nin babası, Dilovası'ndaki boya fabrikalarının birinde işçi. Anası ev hanımı... Sami'den gayrı okuyan 3 çocuk daha var. Hani Hüdai Vakfı'ndan güçlükle temin ettiğimiz 50 milyon lira burs olmasa Sami'nin okula gelecek yol parası yok. 1 milyon liralık fişini sıraya koymuş durumdayız 4-5 arkadaş. Her gün birimiz ısmarlıyoruz yemeği Sami'ye. Anlayacağınız, ben en başından hissetmiştim o işin zor olduğunu. 

O işin zor olduğunu, kantinde çay içerken Sami'ye de dedim: 'Oğlum Sami, bu Ayşe zengin yerin zengin kızı. Babasının manda kasa Mersedes'ini müftülüğünün emekli ikramiyesiyle bile alamazsın. Gel yol yakınken... Ayşe kantinde pingpong oynarken Sezai Karakoç şiirindeki gibi kalakalırsın köşede. Ayşe dönüp de sana bakmaz birader.' 

'Sana bakmaz birader diyorsun da' dedi nice sustuktan sonra Sami, 'bir kere baktı işte. Hiç bakmayacaktı o zaman. Bakıp da benim gibi garibanın gönlünü ateşlere salmayacaktı. Ben yanar oldum diyorum, sen bana 'bu ateşi söndürmenin yolu yok mu' diyorsun. Bu ateşin üzerine su döksek su alev alır. Ben aşka düştüm reis. Yanıyorum.' 

'Yanıyorum' diyen adama ne diyeceksin ki? Mecbur arkadaşlığımızı yaptık. Ayşe'yi bahçede kıstırdım. 'Selamünaleyküm Ayşe bacı'yı çaktım. Boğazımda biriken gıcığı temizleyip giriştim söze: 'Bizim bu Sami var ya Ayşe. Sana aşık oldu. Yemekten içmekten kesildi. Yataklara düşecek derdinden. Hem sen de bir kere ona bakmışsın. Ben sana 'ille de evet de' demiyorum. Lakin hiç olmazsa çocukcağız derdini deyiversin sana.' Pahalı marka kunduralarını okul bahçesinin taş zeminine 'tıkır tıkır' vurarak dinledi beni Ayşe. Yüzünde bir umut, bir ışık aradım, amma bulana aşk olsun. 

'Aşk olsun demekle aşk olmuyor Sami. Kız diyesi ki aklımda biriyle bir gönül ilişkisi yaşamak yok. Evlenmek yok. Hadi evlenmeyi düşündüm diyelim, Sami'yle evlenmek diye bir planım hiç yok. Sami de vazgeçsin. Onun için de böylesi iyi olur.'

Onun için de böylesi iyi olmadı tabii. Sami, gözlerini tavanlara dikti, bakışlarını ufuklara sabitledi, tütüne başladı, bir dergâha gidip geldi, Ahmet Kaya'ya Müslüm Gürses ekledi; amma çare bulamadı. Çare bulamadığı gibi, derdi daha da fazlalaştı. 

'Derdi daha da fazlalaştı' deyişim de lafın gelişi değil. Bir gün tefsir dersinde baktım bizim Sami'nin burnundan böyle ip gibi, kırmızının da koyusu kan sızıyor. Ders arasında arkadaşlar 'doktora git' dediler falan ama kulak asma.Onun derdini ben biliyorum. 

'Onun derdini ben biliyorum' dedim Ayşe'nin karşısına dikilip. 'Sende' dedim, 'vicdan' dedim, 'merhamet' dedim, 'acıma' dedim, 'burnu kanıyor' dedim, 'yarın o kan ciğere oturunca pişman olursun ama son pişmanlık' dedim. Her şeyi peş peşe dizip öyle bir tirat patlattım ki Şekşpir'in tiratları da öyle değil. 'Konuşmanın başından sonuna Ayşe pahalı markalı ayakkabılarını o taş zemine bir kez olsun vuramadı' diyeyim de anlayın ahvali. 'Bitti' mi dedi, 'bitti' dedim. 'O zaman yarın saat ikide mezarlığın köşesindeki pastanede olsun' dedi. Vay ki anan öle Ayşe. 
Vay ki anan öle Ayşe. Biz ki şuracıkta 4-5 züğürt altı ay oldu okula geleli de, korkudan önünden geçemedik o pastanenin. Okulda üç kap sulu yemek 1 milyon lira, orada bir bardak çay 3 milyon lira. Var ötesini sen hesap et. İki kap tatlı yeseler, ikişer bardak çay içseler, birer de su. Lan şimdi ben akşamın bu saati 25 milyonu nereden bulacağım. Çaresiz, eşe dosta salma saldım. 

'Salma saldım Sami, anca topladım parayı. Sen tatlı yeme sakın, işin ucunda rezil olmak var lan' falan dedim ya, Sami'nin beni duyacak kulağı var mı bakalım? Başı bulutların üzerinde… Babasının bayramda seyranda giydiği takımı giymiş, üzerine bir kırmızı kravat takmış da öyle gelmiş okula. 'Olacak mı bu iş?' diye sordu. İnanmıyorum olacağına. Yine de şöyle dedim: 'Olacak inşallah.'

'Olacak inşallah' dedi Sami buluşmadan dönünce, 'tatlı tatlı konuştu benimle. Ailesinden müsaade almadan benimle konuşması yakışık almazmış.' Kız diyesiymiş ki 'onlara da bir danışayım da, seni haberdar ederim.' 'Ah ulan
Sami. O manda kasa beyaz Mersedes aha şu kantinin önüne yanaşır, herif seni ayağının altına alır, sen de kurduğun hayalle kalırsın' diyemedim tabii. Arkadaşız ya. 

Arkadaşız ya; hemencik seğirttim Ayşe'nin babası Sami'yi okul bahçesinde yanına çağırınca. Sami beni bir el hareketiyle durdurdu. Adam gidince sırıtarak geldi yanıma. Elini omzuma vurup 'oldu bu iş' dedi. Şaşkınlıkla 'ne konuştunuz ki?' diye sordum. 'Hiç' dedi, 'namaz kılıyor musun, hangi kitapları okuyorsun, derslerin iyi mi, Ayşe'ye ne kadar kıymet veriyorsun falan.' 

Çok kıymet verdi bizim Sami Ayşe'ye. İkisi erkek biri kız üç tane yavruları var şimdi. Sami arada 'işte ben bu Ayşe'yi bir bu herifin tiradı sayesinde, bir de bizim kayınpederin adamlığıyla aldım' der de gülüşüveririz.
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.